En iyi hukuk rehberi

Borsa | Hukuk Programları | Makaleler | Gerekli Adresler | Yararlı Linkler | Güncel Hukuk



Alain BOCKEL

Le droit constitutionnel turc à l’épreuve européenne
Réflexions à partir d’une décision de la Cour constitutionnelle  turque portant dissolution du Parti islamique REFAH

Yayınlandığı Dergi : Revue française de Droit constitutionnel, 40, 1999.
Sayfalar : 911-927.

Avrupa Deneyiminde Türk Anayasa Hukuku

İslamcı Refah Partisinin Kapatılmasına İlişkin Anayasa Mahkemesinin bir Kararına İlişkin Düşünceler


Refah partisine ilişkin karar, Türk Anayasa Mahkemesi tarafından siyasi bir partinin kapatılması konusunda verilmiş ilk  karar  değildir. Bugüne kadar bu konuda verilen kararların sayısı yirmiden fazladır.  Bu kararlarda, ayrımcılık yapıldığı (12 karar) ya da laiklik prensibinin ihlal  (3 karar) edildiği şeklindeki gerekçelere dayanılmıştır. Diğer bir deyişle söz konusu partilerin Türk anayasal düzeninin temellerine zarar verdikleri  sonucuna varılmıştır. Ancak ilk kez  çok  önemli bir parti hakkında karar verilmiştir (Refah  Partisi, kapatılma kararından önce  en son yapılan   genel seçimlerin (1995)  galibiydi)

Türk anayasal düzeni Avrupa kamu hukuku ile ilk kez çatışmamaktadır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi  yakın tarihli çok sayıda kararında,  Türk Anayasa Mahkemesi ya da Devlet Güvenlik Mahkemesi kararlarının Avrupa Şartına aykırı oldukları sonucuna varmıştır. Ancak bu dava, Avrupa Mahkemesi tarafından daha önce hiç inceleme konusu olmamış olan ve  Türkiye için temel ve çok hassas bir mesele teşkil eden  laiklikle ilgilidir. .  

Bu nedenle bu çalışmada değerlendirilecek olan dava, Türk hukuk düzeni açısından olduğu kadar, Türk siyasal yaşamı açısından da temel bir dava olma özelliğini taşımaktadır. Bu dava, ulusal  anayasa hukuku ile uluslararası  hukuk düzeni arasındaki ilişkilerde çok nazik bir sorun teşkil etmekte ve uygulanan müeyyide itibariyle de özelliği olan bir davadır.  Laiklik
meselesi Türkiye’de güncelliğini asla kaybetmediği için,  bu sebeple başka parti kapatmalarının da  gündeme gelmesi muhtemeldir.  Zira kapatılan Refah partisi yerine  derhal kurulan Fazilet Partisi de kapatılma riski altındadır. Bir diğer  parti Şubat 1999’da kapatıldığı gibi, üçüncü bir parti de kapatma müeyyidesi ile yargılanmaktadır. Ancak belirtmek gerekir ki, bu son iki parti kürt ayrımcılığı yapmaları ile suçlanmışlardır. Dolayısıyla bu partiler hakkında da kapatma müeyyidesi söz konusu olduğu için,  Refah Partisi davasını  konu alan bu çalışmanın kapsamı dışında düşünülemezler.

SİYASAL ÇATIŞMANIN İÇERİĞİ

İslamcı harekete karşı yürütülen mücadele yeni değildir: Nitekim  Refah Partisi, bu siyasal hareketin sözcüsü olan dördüncü partidir.  İlk parti olan Milli Nizam Partisi 1970’de, Refah Partisi Başkanı  Necmettin Erbakan tarafından kurulmuştu. 1971’de, laiklik ilkesini ihlal nedeniyle  Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının ardından, 1972’de Milli Selamet Partisi kurulur. Bu parti de 1980 ihtilali ile birlikte yasaklanır. Bunu izleyen Huzur Partisi de benzer gerekçelerle 1983’de kapatılır. Aynı sene Refah Partisi kurulur.

Selefleri gibi bu parti de, en azından resmen,  nisbeten ılımlı bir siyasal programa sahipti. Belirtmek gerekir ki, yasal düzenlemeler muhalif siyasal hareketlere çok az bir marj tanımakta ve bu hareketlerin statüleri ve programları kurulmalarından itibaren kontrol edilmeye başlanmaktadır. Kısacası, Refah Partisi benzer söylemlerle kendini ifade etmekte (Avrupa değerlerinin karşıtı olarak dini ve milli değerlere bağlılık) ve talepleri, doğrudan siyasal düzenden ziyade sosyo-kültürel düzene dayanmaktaydı : Amacı devleti ve mevcut düzeni yıkıp, İslama dayalı yeni bir devlet kurmak değil;   açıkça formüle edilmemiş olmakla birlikte islam prensiplerinden esinlenen “adil bir düzen” kurmaktı.

Refah partisi, geleneklerine bağlı kırsal kesimde yaşayanlardan ya da Anadolu’dan göç ederek büyük şehirlerin banliyölerinde yerleşmiş ve toplum tarafından kendi hallerine terkedilmiş olan  kişilerden oluşan önemli bir halk desteğine sahipti.  Bu kesim önceleri sol tarafından  sahip çıkılmaktaydı. Ancak  bu siyasal sınıf içindeki çekişme ve kavgalardan bıkıp usanan ve hayal kırıklığına uğrayan bu kesim Refah partisine yönelmiştir.  Bu halk desteğine,  Güneydoğu Anadolu’daki kürt bölgeleri  ile islamcı ticaret çevresi ve  orta sınıfın hic de azımsanmayacak olan desteği  eklenmelidir.

Refah partisinin, seçim bölgelerindeki ya da temel siyasal hareketteki somut söylemi sıkça farklı bir üslup taşımaktadır. Bu bağlamda en radikal söylemlerinden birinin, şeriata ve islam devletine dayalı bir toplum kurmak için kutsal savaşın yüceltilmesi olduğu söylenebilir. Partinin en üst düzey yöneticileri bile dini motifleri siyasal tartışmalarda bolca kullanmışlardır. Bu sebeple siyasal arenada  “aşırı parti” olarak konumlanmış olsa da, resmi söylemlerinde ve gerçekte oyunun kurallarını kabul eden bir parti olduğu belirtilmelidir. Gerçekten de Refah Partisi siyasal yaşamda gittikçe önem kazanan bir rol oynamıştır. Nitekim 1970’li yıllardan itibaren gelişen süreç gözönünde tutulduğunda islamcı partilerin Tük siyasetinde sahip oldukları ağırlık ve önemin büyüklüğü ortaya çıkmaktadır :  Milli Selamet Partisi 1973 seçimlerinde oyların % 12’sini alarak, o dönemin hükümet koalisyonlarında anahtar partilerden birini teşkil etmiştir. 1991 seçimlerinde ise, Refah Partisinin oyları (çabuk bozulan aşırı milliyetçi sağ ile yapılan ittifak sayesinde) %16’lık bir orana yükselirken,  1994’deki yerel seçimlerde bu oran  %19’a  ulaşmış ve (Ankara ve istanbul Büyükşehir Belediye Başkanlıkları da dahil olmak üzere) çoğunluk sistemi sayesinde bir çok yerde seçimleri kazanmıştır.  Nihayet 1995’deki genel seçimlerde  6 milyonun üstünde bir oyla, diğer bir deyişle toplam oyların % 22’ye yakın bir oranını elde ederek büyük bir zafer kazanıp birinci parti konumuna gelen Refah Partisi, Meclisteki 450 koltuktan 158’ini elde etmiştir. 1996 Temmuzunda ise, Parti başkanı Erbakan, merkez sağdaki bir parti ile koalisyon kurarak Başbakan olarak hükümetin başında yer alır. Diğer koalisyon partisinin eski Başkanı ise, şimdiki Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demireldir. (bu makalenin yazıldığı tarih itibariyle)

Refah Partisi böylece kuvvetli bir partiye dönüşür.  Oldukça geniş yerel bir örgütlenmenin yanı sıra, muhtaç halka yardım dernekleri ağından oluşan bir temel üzerinde ve bilhassa Almanya olmak üzere, göçmen Türk topluluklarının bulundukları yerlerde de  örgütlenir. Gittikçe artan oranda Refah partisi sempatizanı ve militanının askeri ve idari kadrolara yerleşmesi, Refah partisini,  ortodoks  Kemalistler ve bilhassa askeri hiyerarşinin gözünde tehlikeli parti konumuna yerleştirir.  Bu partinin el atından gizlice, Türk anayasal düzeninin temel unurlarından biri olan  laikliği ortadan kaldırmaya hazırlandığı yolundaki şüpheler gitgide güçlenmeye başlar.

Refah partisine karşı tepki süreci  bilhassa  1996 senesinin sonunda  başlamakla birlikte,  en açık  uyarı Milli Güvenlik Konseyi’nin 28 Şubat 1997 tarihli toplantısında yapılır. Başkanlığı Cumhurbaşkanı tarafından yürütülen ve askeri ve siyasi kanadın  en üst düzeydeki temsilcilerinin (ki dönemin başbakanı Refah Partisi Başkanı Erbakan’dı) eşit şekilde  yer aldığı bu kurum,  hükümete gerçek   bir ültimatom verir  : İslamcılığın yükselişine karşı somut bir mücadeleye girişmek.  Bu mücadele eğitim sisteminde yapılacak bir reformla başlatılacak ve bu bağlamda eğitim alanındaki islamcılar (dinciler) müstahkem mevkideki yerlerinden alınacaklardır. 

28 Şubat kararları, siyasi arenada ve medyada  şiddetli bir kampanyanın başlangıcını da teşkil eder : Televizyon kanallarında Refah partisi yöneticilerinin anti-laik beyanlarını gösteren belgeler yayınlanmaya başlar. Askerler, Başbakan ve siyasi ittifakları üzerinde kuvvetli bir baskı uygularlar ve bu baskı, siyasi bir manevra ile Başbakanın istifası ve hükümetin düşmesi ile sonuçlanır. Buna paralel olarak, Refah partisine yakın kuruluşlar ile  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı gibi Refah Partili belediyelerden bazılarının sorumlu kişilerine ve nihayet Refah Partisine karşı adli takipler yapılmaya başlanır.  (İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı laiklik karşıtı propaganda nedeniyle mahkum edilir). 21 Mayıs 1997’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Refah partisinin kapatılması istemi ile Anayasa Mahkemesi önünde dava açılır -ki Parti başkanı o tarihte hala hükümete başkanlık yapmaktadır. Erbakan 18 Haziran 1997’de istifa eder. - Yargıtay Baş Savcısına göre, büyük bir meclis çoğunluğunun desteğiyle hükümeti yöneten parti (zira, laiklik prensibine karşı hükümetin ihlallerini ileri süren bir gensoru önergesi 23 Mayısta reddedilmiştir), “anayasal bir ilke olan laiklik karşıtı yasa dışı fiillerin işlendiği bir odağa” dönüşmüştür.

Anayasa Mahkemesi oldukça hızlı sayılabilecek bir yargılamanın sonunda  16 Ocak 1998’de,  yaklaşık 300 sayfalık uzun bir kararla (ki buna 63 sayfa’lık muhalif iki yargıcın görüşü de eklidir) Refah partisinin kapatılmasına ve 5 yöneticisi hakkında da 5 yıl boyunca siyasetten yasaklı olduklarına dair karar verir.  Bu karar  ve kararın dayandığı gerekçe, çok özel bir “anayasal doktrin”in uygulamasını göstermeleri itibariyle,  gerek nitelikleri  gerekse de kapsamları açısısından oldukça ilginçtirler.


REFAH PARTİSİNİN KAPATILMASI

A- UYGULANACAK HUKUKTAN ÖNCE ÇÖZÜLMESİ GEREKEN SORUN

Yüksek mahkemeye göre bu sorun, 1995 tarihli anayasa değişikliğinden kaynaklanmaktaydı. Türk hukukunu Avrupa standartlarına yaklaştırmayı hedefleyen bu reform, özellikle siyasi bir partinin,  “anayasa karşıtı fiillerin işlenme odağı”  (Anayasa, m.69) haline geldiğinden bahisle kapatılma hallerini (sebeplerini) sınırlandımayı amaçlıyordu. Nitekim siyasi partiler Anayasa m.68’de belirtilen yükümlülüklerle şu şekilde nitelendirilmişlerdir : “Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, devletin bağımsızlığına, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına  (...)  demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz”.  Ve işte bu noktada Anayasa Mahkemesi’nin bir siyasi partinin  “bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğini tespit etme” (Anayasa m.69) görevi söz konusu olmaktadır. Anılan 69. madde, bu şekilde belirlenmiş prensipler temelinde kapatma şartlarının  düzenlenmesi hususunda  Siyasi Partiler Kanununa atıfta bulunmaktadır.

Oysa 1983’te, o dönemdeki askeri rejim tarafından  kabul edilmiş ve 1986’da değiştirilmiş  olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu,  1982 Anayasasının genel esasları temelinde bir düzenleme getirmişti. Mezkur Kanun siyasi partilere çok daha genel yükümlülükler yüklemekte ve Anayasa Mahkemesinin bir siyasi parti hakkında vereceği kapatma kararının koşullarının  tanımlanması hususunda Kanuna atıfta bulunmaktaydı. Kanun (siyasi parti organlarının ya da yöneticilerinin beyanları itibariyle) çok sayıda kapatma halleri öngörmekte,   bunlar arasında,  bir partinin Anayasa ve bizzat anılan bu kanun tarafından da yasaklanmış olan,  “fiillerin işlenme odağı” haline gelmesi hipotezi de bulunmaktadır. Ancak, bu özel kapatma sebebine  ilişkin olarak (2820 sayılı) Kanun m.103, f.II’de, bir partinin böyle bir odak durumuna  ancak,  bu türden fiilleri işleyen parti üyelerinin bir ceza  mahkumiyeti almış  ve  bu fiillerin parti yöneticileri tarafından da  “zımnen veya sarahaten benimsenmiş” fiiller olarak kabul edilecek surette  bir yoğunluğa sahip olmaları halinde dönüşmüş olacağını hükme bağlamıştır.

Oysa bu koşullar ve bilhassa ceza mahkumiyeti olayda gerçekleşmemişti. Bu nedenle Yüksek Mahkeme, Siyasi Partiler Kanunu’nun 103/II madde hükmünün Anayasa’nın yeni maddeleri ile uyumlu olup olmadığının araştırılması gerektiği sonucuna varır.  Diğer bir deyişle, bir partinin yasa dışı fiillerin işlendiği odak olarak nitelendirilmesi acaba, bu fiillerin failleri olan parti üyelerinin daha evvel mahkum edilmiş olmalarını zorunlu mu kılmaktadır?  Mesele önemliydi: Fiillerinden ötürü parti kapatma hallerini,  “(...) odak haline gelme” ile sınırlandıran Anayasa’nın değiştirilmiş yeni düzenlemesi ile sınırlayıcı  bir şekilde bu türden bir odak durumunu tanımlayan 2820 sayılı Kanunun 103.m.sinin birlikte okunması, Anayasa Mahkemesinin kapatma  yönünde bir  karar verme imkanını önemli ölçüde azaltmaktaydı. Zira 1991’de Ceza Kanununda yapılan ve Anayasa reformuyla aynı espriyi taşıyan  bir değişiklikle laiklik, ekonomik ve sosyal düzen ile cumhuriyet ilkelerinin ihlaline ilişkin suçlar yürürlükten kaldırılmıştı.       

Yüksek mahkeme, 2820 sayılı Kanunun 103/II m.hükmünün Anayasa’ya uygun olup olmadığı meselesinin bir ön mesele teşkil ettiği sonucuna varır ve  bu   anayasaya aykırılık “itirazı”nı  karara bağlamak üzere harekete geçer. Yüksek mahkeme bu kez kanunların anayasaya aykırılıklarını inceleyen mahkeme sıfatıyla 9 Ocak 1998’de bir karar vererek meseleyi çözümler. Mahkeme’ye göre, Ceza Kanunu’nun yukarıda anılan maddelerinin yürürlükten kaldırılmaları Anayasa’nın 69.m.sini uygulanamaz hale getirmişti; buna göre  2820 sayılı Kanun tarafından şart koşulan mahkumiyet koşulunun mevcut durumda gerçekleşmesi asla mümkün değildi. Mahkeme böylece, anılan kanunun ilgili maddesinin (m.103, II) Anayasa’nın yeni metni ile bağdaşmadığı  sonucuna vararak geçersiz olduğuna karar verir. Bu kararından sonra Yüksek mahkeme artık, önceden tespit edilmiş koşullar söz konusu olmaksızın, kapatma kararının gerekçesini teşkil edecek olan, bir partinin  yasa dışı fiillerin işlendiği odak haline gelip gelmediğini değerlendirme görevine geri döner. Mahkeme, mevcut hukuki durum çerçevesinde, diğer bir deyişle  2820 sayılı kanunun yürürlükten kaldırılmamış hükümleri ile birlikte tamamlanan Anayasa hükümlerini uygulamak suretiyle söz konusu davayı görmeye başlar. 

B-  REFAH PARTİSİNİN ANAYASAYA AYKIRI FİİLLERİN ODAĞI HALİNE GELMESİ

Anayasa m. 69.m. f.VI hükmüne göre, “Bir siyasi partinin 68 inci maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa Mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.”  Bu hüküm doğrultusunda, Yüksek mahkemenin sırasıyla, bir yandan Anayasa’ya aykırı fiillerin Refah Partisi üyeleri tarafından işlenmiş olduğunu, diğer yandansa,  parti  odak haline gelmiş sayılacak şekilde bu fiillerin işlenmiş olduğunu ortaya koyması gerekiyordu.

Refah partisi üyelerine ve bilhassa başlıca sorumlulularına atfen bazı beyanlar ve hareketler Yargıtay Başsavcısı tarafından iddianamede ileri sürülür. Yüksek Mahkeme, ihlal edildiği ileri sürülen laik düzeni özü ve sözüyle hatırlattıktan sonra isnat edilen beyan ve fiillerin geniş bir analizini ve nitelendirmesini yapar. Mahkemenin analizleri şu şekilde özetlenebilir:

1996-1997 seneleri arasında Başbakanlık yapan  Parti Başkanı Necmettin Erbakan, anayasal bir ilke olan laiklik ilkesini ve bu ilkenin sonuçlarına göre düzenlenmiş olan mevzuatı  bir çok kez ihlal etmiştir. Böylece, onun, resmi binalarda ve eğitim kurumlarında ve bilhassa üniversitelerde islami başörtüsü taşıma yasağına karşı militan tavrı detaylı bir şekilde analiz edilir. Danıştayın ve Anayasa Mahkemesinin  yerleşmiş içtihatları ile onaylanmış ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından da geçerli kabul edilmiş olan bu yasak herkes için geçerli bir yasak niteliğindedir. Mahkemeye göre, Parti  Başkanı Erbakan  ile partinin tüm yöneticileri, çok sayıdaki beyanları ve protesto gösterileri ile bilinçli bir şekilde  laik sistem karşıtlarını Anayasa ve kanunlar ile kamu düzenini ihlal etmek yönünde  cesaretlendirmişlerdir.

Ayrıca Mahkeme tarafından incelenen delillere göre, Parti Başkanı Erbakan senelerden beri sürekli bir şekilde, din temeline dayalı bir sistem kurmak üzere  laik yasal düzeni değiştirmeyi istemiştir. Bu amaçla, Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait  şahsi statüye ilişkin düzenlemeyi (“müslümanlar müftü önünde, hristiyanlar kilisede evlenirler” ) yeniden uygulamaya koymaya söz vermiştir. Erbakan ayrıca, 1994’teki, iktidara geldiklerinde, şeriata dayalı hükümet sistemini ifade eden “adil bir düzen” kuracakları ve “60 milyonun bu sisteme geçiş döneminin yumuşak mı yoksa kanlı mı olacağına karar vereceği” şeklindeki beyanları nedeniyle de suçlanmıştır. Kısacası Yüksek Mahkemeye göre Erbakan din temeline dayalı hukuk kuralları inşaını yasaklayan laiklik prensibini ihlal etmiştir.  
Bunlara (Başkan yardımcısı, büyük şehirlerin belediye başkanları, milletvekilleri gibi) partinin önemli şahsiyetlerinin bazan sertleşen ve dini siyasi propagandanın bir aracı olarak kullanarak, islami bir devlet kurulmasına,  hatta kutsal savaşa dair çok sayıdaki beyanları eklenmektedir. Bu kişilerin bir çoğuna karşı takipler yapılmaya başlanmıştır.  Bu kişilerden biri, din ayırımcılığını kullanarak halkta nefret ve nifak yarattığı gerekçesiyle mahkum edilmiştir.

Mahkemeye göre bütün bu faaliyetler,  anayasal laiklik ilkesine aykırı  yasa dışı fiilleri oluşturmaktadır. Aşağıda ele alınacağı üzere, kanunların, gerçekten bu noktada çok kesin ve zorlayıcı olduğu belirtilmelidir.  

Mahkeme hızlı ve imalı bir şekilde, bütün bu beyanlardan partinin hukuka aykırılıkların işlendiği bir odak haline geldiği sonucuna ulaşır. Bu sonuç mahkemeye göre apaçık ortadadır;  zira bu beyan ve tutumlar partinin üst düzey yöneticilerinden ve bilhassa Parti Başkanınndan sadırdır. Diğer Parti sorumlularına isnat edilen ve “kamunun dikkatini çekerek yoğun bir şekilde, azimle  ve daimi bir surette” işlenmiş fiiller hakkında ise, Mahkemeye göre, “partinin bu fiilleri onayladığı ve cesaretlendirdiği” açıkça ortadadır : Bu fiillerin failleri genel ve yerel seçimlerde partinin resmi adayları olarak gösterilmiş (ve seçilmişlerdir) ve  hiç bir zaman parti tarafından ne eleştirilmişler ne de partiden ihraç edilmişlerdir. Bu kişilerden sadece bir kaçı, parti kapatma sürecinin başlamasından sonra, savunma amacıyla, parti tarafından ihraç edilmişlerdir.

Nihayet Anayasa Mahkemesi’nin argümantasyonundaki  son bir hususa da değinmek gerekir:  Refah Partisinin, 10. ve 11. maddelerinde ifade ve örgütlenme özgürlüğü prensibini düzenleyen İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına dair Avrupa Sözleşmesine dayanan savunması reddedilir.  Anayasa Mahkemesi,  bizzat Avrupa Sözleşmesinde,  kamu düzeni ile  başkalarının haklarının ve özgürlüklerinin korunması amacıyla bu özgürlüklerin kullanılmasının iç hukuklarda kanunla düzenlenmesinin öngörülmüş olduğunu belirterek,  Parti tarafından yapılan savunmayı kabul etmez. Anayasa Mahkemesi bilhassa  Sözleşme’nin 17.msinde yer  alan hükme dayanır. Bu hükme göre : “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri, bir devlete, topluluğa veya kişiye Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir etkinliğe girişme ya da eylemde bulunma hakkını sağlar biçimde yorumlanamaz”.  Mahkeme şu karara varır: “Başkan, Başkan Yardımcısı ve Refah partisi mensubu bazi milletvekillerinin laiklik karşıtı fiiil ve tutumlarıyla,   demokratik hak ve özgürlüklerini, demokrasiyi ortadan kaldıracak şeriat düzenini kurmak için bir araç olarak kullanmış oldukları ortaya konulmuştur”. 

Sonuç olarak Anayasa Mahkemesi, “Anayasa’nın 68. ve 69.m.leri ile 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu’nun 101/b ve 103.m.leri temelinde laiklik ilkesini ihlal eden fiillerinden” ötürü Refah Partisinin kapatılmasına karar verir. Anayasa’nın 69.ve 84.m.lerinde öngörülen diğer tedbirler de kapatılan Refah Partisi ile Erbakan ve  bazı  parti mensubu milletvekilleri hakkında uygulanır: Faaliyetleri partinin kapatılmasına sebep olan Erbakan ile parti mensubu 5 milletvekilinin milletvekilliklerinin düşmesi; bu kişiler ile   6.  başka bir kişinin daha  siyasi bir partiye katılmaları ya da siyasi bir partide sorumluluk almalarının yasaklanması; partinin bütün mallarına el konulması ve partilere yapılan kamu yardımının kaldırılması .
  
II- YOLLARIN KAVŞAĞINDAKİ TÜRK ANAYASA HUKUKU

Yorumlanan karar siyasi planda önem taşımaktadır. Makalenin başında yer verilen  islamcılığın  yükselişine karşı Türkiye’de yürütülen kampanyada yerini almıştır. Gerçekte Refah partisi hakkında verilen kapatma kararı,  islamcı hareketin “5. serüveni”ni teşkil eden  Fazilet Partisinin kurulmasını önleyememiştir. Yeni kurulan Fazilet Partisine Refah Partisinin bir çok milletvekili katılmış ve Parti şimdiden önemli bir siyasi güç olarak kendini göstermektedir.  

Yapılan uyarıyı algılayan ve kısmen başka kimseler tarafından yönetilen Fazilet Patisi ülkenin geleceği konusunda daha ılımlı bir tutum izlemektedir.

Anayasa Mahkemesi’nin Refah Partisi hakkında verdiği kapatma kararı hukuki planda ve bilhassa Türk Anayasa Hukuku açısından da  önem taşımaktadır. Bu karar, siyasi düşüncelerin ifadesi ve siyasi partilerin özgürlüğü alanında verilen başka kararları teyid etmek suretiyle, siyasi mücadelenin hukuki ve adli boyutlarının sertliğini ortaya koymaktadır. Bu kararın dayandığı düşünce, anayasal düzenin militan bir kavrayışının korunmasına hizmet etmek üzere ihdas edilmiş  gerçek bir “anayasal doktrin”i ifade etmektedir.  Böylece Türk Anayasa Hukuku, Avrupa Anayasa Hukukunun baskın eğilimlerinden uzaklaşmış görünmektedir.

A- MİLİTAN BİR ANAYASA DOKTRİNİ

Anayasa Mahkemesi tarafından geliştirilen, pek de ikna edici olmayan hukuki argümantasyonun ardında, kararın ifade ettiği asıl anlam açıkça görülmektedir : Kapatılan islamcı parti, bazı ortamlar tarafından, Kemalizmden miras kalan anayasal düzeni ortadan kaldırmaya yönelik gerçek bir  girişim olarak algılanmış ve bu girişimin her ne pahasına olursa olsun durdurulması gerekirdi.  Aynı yönde ve aynı mülahazalar ve aynı belirleme ile, ulusal birlik prensibini bozdukları gerekçesiyle “ayrımcılıkla” suçlanan aynı düzenin diğer düşmanları olarak kabul edilenlere karşı da mücadele yürütülmektedir.  Bu sorunun bütün boyutları ile değerlendirilebilmesi için kısa bir tarihi hatırlatma yapılması yerinde olacaktır.

1- Cumhuriyet  Tarihinin Dayandığı Miras    

Bilindiği üzere Türkiye Cumhuriyeti birinci dünya savaşının sonunda, geniş ölçüde din temeline dayanan ve Osmanlı İmparatorluğunun çöküş sebebi olarak kabul edilen eski düzenden şiddetli bir kopuşla kurulmuştur.  Özellikle Fransız felsefesinden ve bilhassa Arthur Comte ve pozitivizmden  etkilendiğini ileri süren devrim, modernite ve çağdaşlaşma adına yapılmıştır. Yeni düzenin kurucu ilkeleri çarçabuk ve güçlü bir şekilde ortaya konulmuştur. Kemalizmin 6 ilkesi olarak anılan bu ilkeler,  burada 3 grup altında şu şekilde ifade edilebilir:
-Güçlü, merkeziyetçi ve  yeni değerler adına ülkenin dönüşümünü hedefleyen cumhuriyet;
- Eski imparatorluğun  çok ulusçuluğunun karşıtı, Cumhuriyetin korunmasına getirilen özgür ve eşit vatandaşlardan oluşmuş ulus birliği ve bu ulusun ve toprağın bölünemezliğini öngören güçlü bir milliyetçilik;
- Nihayet,  Fransızcadan hareketle yaratılan ve din temeli üzerinde kurulmuş olan ve karanlıkçı ve gerici güçleri besleyen eski düzene karşı bir tepki olarak tasavvur edilmiş ve konusu dinin siyaset ve hukuk üzerindeki tüm etkisini ortadan kaldırmak olan laiklik ilkesi.

Gene Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda, 1961 ve 1982  Anayasalarında da ifade edilmiş olan bu ilkeler adına, henüz kabul etmeye pek hazır olmayan, ayrıca çok da  ikna olmamış bir topluma tepeden dayatılan  yepyeni bir hukuki düzen  yaratılmıştır. Böylece 20 senede, Atatürk’ün sultası altında,  jakoben izler taşıyan otoriter bir Cumhuriyet kurulmuştur.

Cumhuriyetin kurulmasından sonra ikinci etap, demokrasinin getirilmesi olmuştur. Demokrasi, İkinci Dünya savaşının sonunda çok partili siyasal sisteme geçiş ile gerçekleştirilmiştir. Bu durum, başlıca destekçileri orduda bulunan Kemalizmin doğrudan mirasçılarının iktidarı kaybetmeleri pahasına gerçekleşmiştir. Ordu bugün kendi otonomisini korumakta ve gerekli olduğuna inandığı vakit de kurucu ilkelere  dönüşü empoze etmektedir. Gerçekten de her demokrasideki açıklık iktidara ordunun gelmesi ile kendini göstermiş; sivil toplum ise, dayatılan bu düzeni tamamen kabul edip etmekte kararsız kalmış ve çoğu kez, islam ve gelenekler üzerine kurulmuş eski değerlerin rehabilitasyonundan ya hoşnut olmuş ya da tam tersine aşırı uçlar arasında sıkışıp kalmıştır. Böylece ordudan destek bulan kurucu ilkelerin savunucuları ile serbest seçimlerden yana olan siyasal sınıfın çoğunluğu arasında gizli ve sürekli bir çatışma bulunmaktadır.

2- Siyaset Hukukunun Özellikleri

Hukuk böylece ilkelerin korunmasında başlıca araç olarak ortaya çıkmaktadır. Bilhassa anayasa hukuku ya da daha geniş bir şekilde siyaset hukuku ile  onun kefili durumunda olan ve Alman modeli üzerinde kurulmuş ve rolü kanunların “ilkelere” uygunluğunu denetlemek ve sıkı bir şekilde siyasi partilerin kurulması ve işleyişini izlemek olan Anayasa Mahkemesi “ilkelerin “en önemli koruyuculardır.  Resmi Türk anayasal doktrinin unsurları şu şekilde özetlenebilir: Anayasa’da güçlü bir şekilde ifade edilmiş olan  Cumhuriyetin temel düzenininin  yapı taşlarını  teşkil eden ilkeler ;  siyasal aktörlere ve vatandaşlara tüm sonuçlarını empoze eden yasama aygıtı ve  bütüne uyumu ve saygıyı sağlayan titiz bir gardiyan rolünü üstlenmiş  yargı aygıtı.  Bu konuya açıklık getirmek üzere başka detayların da  verilmesi yerinde olacaktır :

Anayasa’nın başlangıç hükümleri şu şekilde başlamaktadır : “Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve onun inkılap ve ilkeleri doğrultusunda (....) Türk vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Türk devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa (..)” .  İlkeler ilk üç maddede belirlenmiştir: “Türkiye Devleti bir cumhuriyettir” (m.1); “Türkiye Cumhuriyeti, (...) Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir” (m.2); “Türkiye devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür” (m.3). Anayasa’nın ilk üç maddesinde yer alan bu  ilkeler,  değiştirilemez   ve değiştirilmesi teklif edilemez (Anayasa m.4). Bu ilkeler, Başlangıç hükümlerinde ifade edildiği üzere ortadan kaldırılamaz: “Hiç bir düşünce ve mülahaza, Türk milli menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının (...) Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkilapları ve medeniyetçiliğin karşısında korunma göre(mez) ve laikiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duyguları, devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırıla(maz)”. Anayasa m.14’de  ise “ Anayasa’da yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak (...) sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar”.

Anayasa’nın  örneğin, din ve vicdan hürriyetine ilişkin 24.m.si, basın hürriyetine ilişkin 28.m.si, dernek kurma hürriyetine ilişkin 33.m.si, toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına  ilişkin 34.m.si, eğitim ve öğrenim hakkına ilişkin 42.m.si gibi diğer maddeleri aynı düşünceyi geliştirmektedir. Bu düşünce şu şekilde ifade edilebilir: “Kemalist kurucu ilkelerin düşmanları için özgürlük yoktur”.

Çok sayıda kanun bu ilkeleri uygulamak üzere ihdas edilmiştir. Nitekim 1920’li-30’lı yıllarda Batı Avrupa hukuk modeli üzerine yeni bir hukuki düzen kurulmuştur  (bunlardan en ünlüsü  1926 tarihli İsviçre’den iktibas edilen  Medeni Kanundur) .

Diğer kanunlar bu yapının korunmasına ilişkindir. Gerçekten de Ceza Kanunu’nun amacı böyledir. Bu Kanunun bir çok hükmü devletin başlıca “düşmanları”nı, bu bağlamda “komünistleri”, “islamcıları” ve “ayrımcıları” cezalandırmak üzere sevk edilmişdi. Komünistleri ve islamcıları hedefleyen maddeler 1991 yılında yürürlükten kaldırılmıştır (m.141-142 ve 163). Bununla birlikte ceza mahkumiyetinin  ortadan kaldırılması, bilhassa siyasi partilere yönelik olan  yasağın da  kaldırılması anlamına gelmemektedir.  Daha önce belirttiğimiz gibi Anayasa  68. ve 69.m.lerinde siyasi partilere, tüzüklerinde, programlarında ve faaliyetlerinde  anayasal prensiplere uyma zorunluluğu getirmektedir. Uzun bir kanun olan 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, bilhassa 4. kısmında,  yasakların listesini detaylı bir şekilde sıralamaktadır. Genel olarak denilebilir ki, partilerin,  amaçlarını, faaliyetlerini ve  propagandalarını  belirlerken başlıca esaslarını yukarda belirttiğimiz anayasal düzeni tartışma konusu yapmaları kesinlikle yasaktır. Buna göre laiklik ilkesinin ya da  örneğin federal devlet öngörmek suretiyle devletin birliği ilkesinin  kaldırılmasına yönelik girişimler yasaktır.  Bu yönde bir amacı ya da  bu ilkeleri uygulayan yasal hükümlerin değiştirilmesini önermek veyahut bu amaçlara yönelik faaliyetlerin yönlendirilmesi yasaktır. Bu konuda İki örnek  verilebilir. 2820 sayılı Kanun’un m.81., f.I (a bendi) hükmüne göre  siyasi partiler,  “Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde milli veya dini kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler”. Aynı şekilde 87.m.ye göre “Siyasi partiler, Devletin sosyal veya ekonomik veya siyasi veya  hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla  veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini   veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapamaz, istismar edemez veya kötüye kullanamazlar”.        

Nihayet bu bütünlük, bilhassa Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Anayasa Mahkemesi olmak üzere yargı organları tarafından korunmaktadır.  Anayasa Mahkemesinin kararları, bu yasal metinlerin mantığını açıklayan uzun bir kompozisyon şeklinde kaleme alınmaktadır. Nitekim Anayasa Mahkemesi’nin kararında ifade edildiği gibi,  “laiklik, sadece felsefi bir anlayış değildir; kanunlarda tanımlanan yasal bir kurum haline gelmiştir (...)  Laiklik ilkesi, tarihi gelişimi itibariyle Türkiye’de özel bir önem kazanmış olduğundan Anayasa’da kabul edilen ve Anayasa  tarafından bizzat korunan bir ilkedir..” Devletin bölünemez bütünlüğü, mümkün olsa, daha fazla korunacaktır. Kürt çoğunluğun bulunduğu bölgelerde yürütülen gerilla anlayışı bunu açıklamaktadır. Bu ilkenin tehlikeye sokulduğu her durum derhal “terörizm savunuculuğu” ile aynı anlamda görülmektedir.  

Anayasa Mahkemesi yukarıda sayılan farklı unsurları dikkate alarak  bunları bir araya getirmekte ve bunları Atatürk tarafından konulan  “kurucu ilkeler”e bağlayarak bunlardan  bölünemez bir bütün ; yani bir nevi bir “doktrin” oluşturmaktadır. Anayasa Mahkemesi eski  Başkanı Güngör Özden tarafından ifade edildiği gibi “Anayasa Mahkemesi, bizzat Mahkeme tarafından tespit edilen yönteme uygun olarak Anayasayı yorumlamada yetkili tek organdır.”  Bu doktrin Devletin resmi doktrini ya da Cumhuriyet doktrini haline gelmiştir. Cumhuriyeti ve ulusu korumak amacıyla oluşturulduğundan,  inşası “uzun  ve hayli  karmaşık ve fırtınalı“ bir süreçde gerçekleşmiştir.   Zaten bu nedenle,  başlıca iki düşman olan ayrımcılık ve islamcılığın tehditi altında olduğu düşünülmektedir. Bu doktrin, aynı zamanda, en güçlü unsurları devletin birliği ve laiklik ilkeleri olan belirli bir devlet anlayışının dayandığı militan bir doktrinin ifadesidir. Bu doktrin herkes tarafından uyulması zorunlu bir doktrindir.

Elbette bu gerçek bir ideoloji değildir. Çünkü kapsamı çok sınırlıdır ve  Anayasa  Mahkemesi  temel özgürlüklere bağlı kalmaya devam etmektedir.  Hatta bu ilkelerin,  bireyleri, her türlü dini ya da  ırkçı ayrımcılığa karşı korumak üzere kabul edilmiş olduklarını söylemektedir.  Ancak bu özgürlükler “resmi doktrini” tehlikeye sokmak üzere kullanılamazlar.

Anayasa Mahkemesi’nin bu sert ve biraz da dogmatik anlayışı, Refah Partisine ilişkin kararıyla daha da kuvvetlenmiş ya da sertleşmiştir. Muhalif  görüşte olan iki Anayasa Mahkemesi yargıcı bu anlayışı açıklamaktadır.  Bu yargıçlara göre, 1995 tarihli Anayasa reformu 1991 tarihli Ceza Kanunu reformu gibi, liberal bir anlayışın ürünü olup, bu reform ile Türk kamu hukukunun demokratik batı modeline yaklaştırılması  hedeflenmiştir. Özellikle bir partinin kapatılma sebebi olarak, Alman içtihadından esinlenerek  “Anayasaya aykırı fiillerin odağını” oluşturma koşulu getirilirken, amaç, bir partinin, üyelerinin beyanlarına dayanarak kapatılmasının önlenmesiydi. Kapatılması söz konusu partinin böylece anayasal düzeni yıkma merkezi haline gelmesi gerekiyordu ;  başka bir deyişle, ifade özgürlüğünü genişletmek, fakat yıkıcılığı önlemek.

Ancak Anayasa Mahkemesi’nin farklı bir yorumu benimsediği görülmektedir:  Mahkeme, bir yandan Refah partisinin bizzat yıkıcı bir merkez teşkil edip etmediği hususunu açıkça ortaya koyamamıştır;  diğer yandan ise,  bilhassa Refah Partisi Başkanı aleyhine getirilen deliller  gerçekten büyük bir cezayı gerektirecek nitelikte değildir. Kısacası,  muhalif görüşteki yargıçlar tarafından ifade edildiği üzere, Mecliste ve toplumda sık sık tartışma konusu olan türban yasağının kaldırılması ya da Medeni Kanun’un bazı hükümlerinin reformize edilmesi hareketine karşı siyasal bir hareket yürütülmüştür.  Şüphesiz ki, bizzat Erbakan ve çok sayıda parti üyesi,  dini siyasal bir propaganda aracı olarak kullanmakta tereddüt duymamışlardır.  Ancak dine ve geleneklere derinden bağlı bir ülkede bu şekilde davranacak olanlar, sadece bu kişilerden ibaret değildir.  Kuşkusuz, bütün bunlar herkes için yasaktır.  Refah Partisi, bu şekilde davranırken elbette resmi doktrinin bazı yönlerini,  başka bir devlet anlayışı adına tartışma konusu yapmak istemişti.  Kuşku yok ki  bazı aşırı unsurlar dışında, bu bir İslam devleti olmayacaktı;  söz konusu edilen sadece dinsel etkilenmelere daha açık bir devletti. Ayrıca Mahkeme, partinin şiddet ya da antidemokratik vasıtaları kullanacağına dair hiç bir ciddi delil ortaya koyamamıştır. Sonuç olarak yasak olan husus, resmi doktrine karşı beyan ya da yasal olarak  değiştirme önerileriyle  bir itiraz yapılmış olması idi.  Bir kaç sene önce kapatılmasına karar verilmiş olan Birleşik Türkiye Komünist Partisi bu hususu göstermektedir: Bu davada dayanılan gerekçe, parti  programında  “kürt ulusu” ya da “kürt vatandaşları”  gibi kelimelerin yer almasıdır. Sosyalist Parti de , diğer sebeplerin yanı sıra federal bir devlete kadar uzanan daha ademi merkeziyetçi bir siyasal sistemin kurulmasını istediği için kapatılmıştır. Kısacası, iki parti ülkenin üniter ve merkezi özelliğini zayıflatmak,  hatta ortadan kaldırma amacını taşıdıkları gerekçesiyle kapatılmışlardır.

Anayasa Mahkemesi’nin bu sınırlayıcı tutumuna  ve demokratik tartışma anlayışına kapalı olmasına karşı itirazda bulunan muhalif yargıçlardan birine göre “Türk devleti güçlüdür. Bir parti olmaktan vazgeçmek zorundadır”. 

B- AVRUPA HUKUKU İLE ÇATIŞMA HALİNDE ANAYASAL BİR DOKTRİN

Yukarıda ana hatları ile tasvir edilen Türk Anayasa Hukuku baskın Avrupa anlayışlarından önemli ölçüde farklılaşmaktadır.

1- Ulusal  Hukuklar

Türk Anayasa Hukuku, Avrupa ulusal hukukları ile de çatışmaktadır.  Fransız ve Alman örnekleri, bazan Türkiyede kabul edilen çözümlerin haklılığını göstermek üzere örnek gösterilmektedir.  Belli bir ölçüde üniter ve merkeziyetçi devlet anlayışı, jakoben düşünce sistemi ve elbette laiklik ilkesine bağlılık ile Fransız örneği,  Türk anayasa ilkeleri ile bir çok ortak nokta taşımaktadır. Bu açıdan sık sık Fransız Anayasa Mahkemesinin Korsika’nın statüsüne ilişkin ve “Fransız halkı” kavramının anayasal bir değeri bulunduğunu belirten kararı (9 mayıs 1991)  anılmakta ve Türkiye’de yürürlükte olan hükümlerden tamamen benzer sonuçlar çıkartılmaktadır : Bu “halk” bölünemez, başkaca hiç bir fraksiyon aynı sıfatla tanınamaz, ulusal azınlık kavramı mevcut değildir;  vatandaşlar arasında ırk  ya da dini temele dayalı hiç bir ayırım yapılamaz.  Bir kanunda ”Korsika halkı”na yapılan bir referans  anayasaya aykırıdır.

Ancak Fransa’daki anayasal prensip sadece, bunun aksini söyleyen kanunun yasak olduğunu ifade etmektedir.  Diğer bir deyişle, bu prensip  “militan bir anayasal doktrin”in unsuru olmadığı için,  bu ilkenin tartışmaya açılması yasak olmadığı gibi, bir parti tarafından değiştirilmesinin önerilmesi de bir ceza yaptırımına tabi değildir. Fransız Anayasa Hukuku, ayrıca,  bazı bölgelere özel bir statü verilmesini engellememekte ve uzun zamandan beri de Devletin bölünmezliği ilkesi uygulanmamaktadır.  Bu ilkenin varlığı hiç bir şekilde bizatihi  “demokrasinin temelini oluşturan düşünce ya da mülahazaların çoğulculuğu” nu sınırlamamaktadır. Anayasal  tek sınırlama 4.m.deki siyasi partilerin uymakla yükümlü tutuldukları ve ihlali halinde özel bir yaptırım öngörülmemiş olan “ulusal egemenlik ve demokrasi ilkeleri”dir.   

Refah Partisine ilişkin kararın dayandığı problem ile doğrudan ilişkili olan Alman hukuku, Türkiye’de kabul edilen çözümü etkilemiştir. Alman Temel Kanununun 21.m.si,  Federal Anayasa Mahkemesine, “amaçları ve üyelerinin tutumlarıyla, serbest ve demokratik düzene zarar vermeye çalışan” siyasi partileri anayasaya aykırı olarak kabul etme görevi yüklemektedir. Günümüzde Almanya’da,  Fransa da dahil olmak üzere diğer Avrupa ülkelerinde olduğu gibi,  bilhassa çok önem taşıdığı takdirde    “yersiz ve tehlikeli” olarak telakki edilen siyasi partilerin muhtemel kapatılmalarına imkan veren bir düzenleme mevcuttur.  Federal Almanya’da 1952’de  neo-nazi bir partinin ve 1956’ da komünist bir partinin kapatılmasına karar verilmiştir. Ancak anılan bu parti kapatma kararları incelendiğinde bu  kararların, muhalif yargıçlar tarafından da ifade edildiği üzere Türk Anayasa Mahkemesi tarafından verilen kararın haklılığını göstermek üzere ileri sürülebilmelerinin  mümkün olmadığı anlaşılır.  Korunacak anayasal düzen anlayışı Almanya’da çok daha dar olup, karşıt görüşlerin barışcı karşılaşmalarını asla yasaklamamaktadır. Sadece liberal demokrasi ile tamamen karşıt ideolojiler (komünizm, marksist-leninist versiyonu, faşizm ve nazizm) tehdit edici ideolojiler  olarak kabul edilmektedir. Aynı şekilde, bir partinin kapatılması için gereken koşullar çok daha sıkı koşullara bağlıdır. Bir partinin kapatılmasına karar verilebilmesi için ya “mevcut düzenin yıkılmasının gerekliği konusunda  partide paylaşılan bir bilincin“ varlığı ortaya konulmalıdır; ya da  örneğin “mevcut anayasal düzene karşı aktif bir mücadeleye ilişkin agresif bir tutum gibi  somut bir tehditin gerçekliğinin varlığı ortaya konulmalıdır.  

Genel olarak, Avrupa ulusal devletlerinde düşüncelerin serbestçe ifadesi anlamını taşıyan siyasi partilerin özgürlüğü ilkesi, anayasal bir değere sahiptir ve bu nedenle özel olarak korunması gereken bir ilke olup,  “resmi doktrini” korumak kaygısıyla hiç bir surette sınırlandırılamaz.  Nitekim,  demokrasinin bizzat kendisi  doğrudan ve somut olarak bu ilke yüzünden tehdit edilmemiştir. 

2- Avrupa Uluslararası Hukuku

Burada esas olarak,   Komisyon ve İnsan Hakları Mahkemesinin kararları ile zenginleştirilniş olan İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına dair Avrupa Sözleşmesi söz konusudur. Bilindiği üzere Sözleşme  tarafından korunan hak ve özgürlükleri daha da geliştirmek suretiyle bir Avrupa Anayasa hukuku hazırlanmaktadır.

Strasburg Mahkemesi, demokrasi ve daha kesin bir ifade ile Avrupa ortak demokrasi anlayışının asli bir unsur teşkil ettiği   “Avrupa kamu düzeninden” bahsetmektedir.  Bu hukukun ulusal anayasa hukuk düzenlerine olan üstünlüğü meselesi tartışılmaktadır.  Gerçekte sorun başka bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Avrupa Mahkemesi tarafından ifade edildiği üzere, üye devletler Sözleşme ile, Sözleşmede yazılan ilkelere uymayı taahhüt etmişlerdir ve bu taahhüt üye devletlerin  siyasi,  anayasal ve yargı olmak üzere bütün kurumlarının Sözleşmeye uygun olmasını kapsamaktadır. Zaten  ulusal anayasa mahkemeleri zımnen ya da açıkça Sözleşmeyi  ve Strasburg Mahkemesinin içtihadını gözönünde tutmakta ve onun ışığı altında ulusal anayasa hukuklarını yorumlamaktadırlar. İşte Türk Anayasa Mahkemesininin tutumu da böyledir.

Türk Anayasa Hukuku ile bu hukukun Türk Anayasa Mahkemesi tarafından yapılan yorumunun  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ile olan uyumu meselesi bir çok davada  tartışılmıştır. Avrupa Mahkemesi çok açık bir şekilde 30 Ocak 1998 tarihli (Türkiye Birleşik Komünist Partisi davasında) ve 25 mayıs 1998 tarihli kararlarıyla  (Sosyalist parti davası)   bir uyumun bulunmadığı sonucuna varmıştır.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin bu olumsuz yanıtı, Türk hükümeti tarafından yapılan savunma karşısında kaçınılmazdı. Türk hükümeti savunmasında  “Sözleşme’ye üye devletler, anayasal kurumları ile  bilhassa bu kurumların varlıkları için asli koşullar olarak kabul ettikleri ilkeleri Strasburg organlarının kontrolüne tabi kılmayı istememektedirler” dedikten sonra,  bu kurumları ya da ilkeleri tehlikeye sokan partilerin Sözleşmede öngörülen özgürlükleri ileri süremeyecekleri sonucuna varmıştır. Türk hükümeti hakkında kapatma kararı verilmiş olan partilerin Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanarak bunları kötüye kullandıklarını ileri sürmüş ve 17.m.nin uygulanması gerektiğini belirtmiştir. Diğer bir ifade ile Türk Hükümeti Strasburg Mahkemesinden, kendi anayasal doktrinini desteklemesini istemiş olmasa da, bu doktrini itiraz edilemez bir veri olarak kabul etmesini talep etmiştir. 

Avrupa Mahkemesinin cevabı bundan daha açık olamazdı: “Devletler öncelikle Anayasaları da dahil olmak üzere ,  yasal hüküm ve tedbirlerinin bir bütün olarak Sözleşme’ye uygun olmalarının sorumluluğunu yüklenmişlerdir.” “Demokrasinin iyi işlemesi açısından  siyasi partilerin  esaslı rolü gözönünde tutulduğunda” “onların özgürlüklerine getirilen sınırlamaların dar bir şekilde yorumlanmaları gerekir ve devletlerin bu husustaki değerlendirme  marjları oldukça dar olup, bu yetkileri,  yargılama kuralları da dahil olmak üzere gerek uygulanan  kanun ve gerekse de verilen karar açısından olmak üzere sıkı  bir kontrole tabidir”.

Strasburg Mahkemesi,  bu ilkeler doğrultusunda davada kesin sonuçlara varır. Demokrasi şiddete başvurmadan diyalog yoluyla bir ülkenin sorunlarını çözme amacını taşır. “Rahatsız edici olsa da”  bütün sorunlar çözülebilir. Sosyalist Partinin  Türklerin ve Kürtlerin eşit koşullarda birlikte yaşayacakları federal bir devlet kurulması yönündeki siyasal projesi, “Türk devletinin mevcut ilkeleri ve yapıları ile uyumlu olmasa da “ “bizatihi bu durum, bu projeyi demokratik kurallara aykırı kılmamaktadır”.  Demokrasinin çeşitli siyasal projelerin önerilmesine  ve tartışılmasına  ve hatta, bizzat demokrasinin kendisine zarar vermeyecek surette  bir devletin mevcut organizasyon şeklinin  tartışma konusu yapılmasına izin vermesi,  demokrasinin dayandığı esastır.

Görüldüğü üzere, Türk Anayasa Mahkemesi tarafından hazılanan anayasal doktrin, Avrupa Mahkemesi tarafından yorumlandığı şekliyle Avrupa Hukuku ile bağdaşmamaktadır.    Farklılık bir yandan esasa , yani,  anayasal düzenin korunması adına siyasi partilerin özgürlüğüne getirilebilecek olan sınırlamalara;  diğer yandan ise,  bunun uygulanmasına, yani, bir partinin somut hangi koşullar altında kapatılabileceği hususlarına ilişkin bulunmaktadır. Siyasi partilerin özgürlüğü demokrasinin ayrılmaz üstün bir prensibidir;  bu husustaki yegane sınırlar, bir partinin bizatihi demokrasinin kendisini ortadan kaldırma amacını taşıması ya da demokrasi ile bağdaşmayacak şiddet yollarını kullanmasıdır. Avrupa Mahkemesinin değerlendirmesine göre Sosyalist Parti ile Birleşik Türkiye Komünist Partisinin kapatılmasında bu koşullar gerçekleşmemiştir.  Bu nedenle Türk Anayasa Mahkemesi tarafından verilen  kapatma  kararlarının Sözleşme’nin ihlalini teşkil ettiği sonucuna varmıştır.  

Nasıl bir sonuca varılması gerekir? Türkiye bir seçim yapmakla karşı karşıya bulunmaktadır. Ya,  hukukunu, Refah Partisi davasındaki muhalif görüşler tarafından ifade edildiği gibi, Anayasa Mahkemesinin yorumundan başlamak üzere,  gitgide Avrupa standartları ile uyumlaştıracak;  ya da siyasal ve sosyal koşulların böyle bir evrim için henüz hazır olmadığına karar vererek, mevcut çözümlerini muhafaza edecek ve Avrupa Mahkemesi tarafından verilen ve gittikçe çoğalacak mahkumiyet kararları karşısında bunu durdurmak üzere Sözleşme’nin geçersizliğini ileri sürecektir.


Çeviren: Yard.Doç.Dr. Serap AMASYA - Galatasaray Üniversitesi




© Abchukuk'ta yer alan çalışmaların telif hakları tamamen eser sahiplerine aittir. Bu çalışmalardan faydalanan konuklarımız, çalışmaların telif hakkı konusunda eser sahiplerinin tüm talep ve açıklamalarını kabul ettiklerini beyan ve taahhüt ederler. Hakları saklı tutulmuş eserler sahiplerinin izni olmadan hiçbir suretle çoğaltılamaz, kaynak gösterilmeden alıntı yapılamaz, ilgili kişilerden izin alınmaksızın ticari amaçlarla kullanılamaz. Bu sayfalardan okuyucu olarak veya her ne suretle olsun yararlanan tüm konuklarımız, bu sayfalarda yer alan tüm yükümlülük ve talepleri kabul ettiklerini ve bunlara aykırı davranışlarının hukuki ve cezai sorumluluklarını doğuracağını anladıklarını kabul ve taahhüt ederler.

Her hakkı saklıdır. Abchukuk ©2001-2006